15 Aralık 2009 Salı

hamilelik..

Yok aman, Allah korusun!

Durun kendimle ilgili bir haber değil bu.

Tamam başbakan en az üç çocuk diyor biliyorum, hatta saygıdeğer bir büyüğüm beni hemen hemen her gördüğünde, başbakanımızın bu sözü anımsatır ama bu sonucu değiştirmez;

Allah pıtır'la çıtır'a uzun ömür versin! diyelim ve geçelim...


Ancak nasıl bir dönemse bu sağım solum, önüm arkam hamile doldu.


Biri bugün yarın alacak kucağına yavrusunu inşallah, kulağım telefonda, gelecek haberde. Canım Deryam, sen de anne oluyorsun ya, daha ne deyim ben :)


Biri sararmış solmuş, sevgili Ebru. Çok zorlanıyor ama daha yolun başında, Allah yardımcısı olsun..


Birinin adı bende saklı, çok tedirgin, Allah korktuğuna uğratmasın, sürekli dua istiyor..


daha yok mu var.. var..


İlginç bir zaman dilimi hamilelik, insan tuhaflaşıyor. Bazen hastalıklı gibi hissediyor bazen müthiş enerjik. Can'ımın deyimiyle 'dakikası dakikasını tutmaz' bir dönem.

Bir de insanı çocuklaştırıyor mu ne??


Ne diyoruz:


İlgi tavan yapsın,
Allah babalara sabır yağdırsın!


Bu arkadaşlarımızın ekşisi,turşusu bol olsun :P

Ayrıcaa:
Yiyin ekşiyi, getirin Ayşeyi,
Yiyin tatlıyı, getirin atlıyı :P

Neyse geçelim bu bilimsel konuları da gelelim birinci güldüğüm olaya:


Ben bir zamanlar bankada çalışırken çok sevdiğim akıllı başlı bir arkadaşım vardı. Bu arkadaş oğluna hamileyken birgün eşinden dondurma istemiş, o da eve gelirken unutmuş almayı. Adamcağız nasılda dikkatlidir oysa, ama unutmuş yahu. Bizim hatun kişi bir ağlamış bir ağlamış; dondurma diye! Hâlâ gülerim hatırladıkça..


Bende var mı hikaye, vardır elbet ama geçelim bir kalem ;)

Amaaaann; ben atlattım kurtuldum, darısı bekleyen, isteyen herkesin başına ve hatta benden fersah fersah uzağa...


Ama bu yazıyı yazmama asıl sebep olan bir acınası komik hamile durumu,
Benim biricik arkadaşım Hülü Can.

Okulda en büyük zevkimiz onun yanında naneli şeker yemek ya da naneli sakız çiğnemekti. Çünkü şaşılacak kadar rahatsız olurdu nane kokusundan, biz de onun bu halinden sadist bir zevk alırdık. Hatta bu tuhaflığı üniversiteyi de beraber okumuş bir canavar olarak uzun yıllar devam ettirmiştim.


Canım arkadaşım ikinci bebeğini bekliyor şimdilerde, midesi o kadar berbat durumdaymış ki sadece naneli sakız iyi geliyormuş!


Güler misin, ağlar mısın :))

veli toplantısı

Hayatımın ikinci veli toplantısına da katılmış bulunuyorum.

Yapılması gerekenler konuşuldu.

İlgisiz velilerden kibarca ilgi talep edildi.


Öğretmenimiz bazıları ile ayrıca görüşeceğini bildirdi.


Çok şükür biz Emre ile ilgili sorun yaşamıyoruz, ufak tefek durumları da anında öğretmenimizle görüşüp çözüyoruz.


Ben bekledim bekledim, öğretmenimiz sadece Emre çok iyi dedi ve geçti.


Ben daha bekledim...
Sonra kendi kendime kızdım. Ne bekliyorsun?? İstediğin oğlunun öğretmeninden, Öğretmenin ise öğrencisinden memnun olması değil miydi? İşte oldu..

Galiba çocukları dışardan bir gözle değerlendirmek istediğimden beklentim. Neyse pazar günü bizi ziyarete gelecekmiş öğretmenimiz, o zaman bol bol konuşabiliriz umarım.

Yoksa ... yoksa... ben... beklediğim... hadi dürüst ol !

Tamam tamam...

İnsan biraz iltifat mı istiyor ne?

Amaaaaan nasıl bir enaniyet vermiş Allah,
ve hatta illallah içimdekinden :)

En önemlisi.

Üzerinde çok düşündüm, nasıl anlatmalı diye.

Elimden geldiğince özenerek kurdum cümleleri en başından beri. 7 yıldır her sorduğunda. Bu önemliydi, diğer her şeyi istemese de öğrenecekti, ama bu konuyu evinde öğrenmeliydi..

Her fırsatta dedim ki ona,

Annecim Allah bizi çok seviyor. Görebildiğin her şeyi ve hatta göremediklerimizi bizim için yaratmış.

Bizim için kocaman güneş her sabah doğuyor.

Gecelerimizi inci gibi parlayan yıldızlarla süsleniyor.

Her kuru dal sırası geldiğinde yeşile boyanıyor, ayrı ayrı lezzet olup bize meyveler uzatıyor.

Sevindi pıtırım, kendini önemli hissetti.

Ancak o çok hastalandığı sıra, tam da bayrama denk gelince ,

dedi ki:

- Peki ama anne, madem bu kadar iyi Allah, neden hastalık yaratmış? Hastalık kötü, insanlar ölüyor...

Dedim ki Ona:

- Ama annecim, hastalıkları veren Allah, bize korunma yollarını da öğretmiş. Hem ölmek neden kötü olsun ki? Sadece ruhumuzun bir evden diğerine geçmesi değil mi?

Sustu, düşündü pıtırım cevap vermedi...

Sonra babası ile konuştu, meğer korkusu ölüm ya da ölmek değil, benim ölmemmiş, çocuk kalbinin isyanı annesini kaybettiğini düşünmesindenmiş...

Dedi ki babamız:

Bu bayram onunla ilgilenmek vakti olsun, Onu sevdiğimizi daha da hissettirelim.

Biz de bayram süresince tüm aile oğulcanın odasında kamp yaptık, kocaman yer yatağında beraber uyuduk. Sürekli onunla ilgilendik, oyunlar oynadık, film seyrettik, galiba bize doydu, galiba kendini daha güvende hissetti..

Sonra aradan bir süre geçmesini bekledim ve dedim ki ona:

- Namazlardan hangisini seçmek istersin?

Dedi ki:

- Sabahı isterim çünkü en kısa o, ama vakti çook erkenmiş, ben en iyisi akşam namazını alayım.

Dedim ki Ona:

-Peki ama unutmayasın bu artık senin, sakın onu bırakma.

. . .


Neden mi anlattım?

Benim oğlum akşam namazını aldı demek için. Şimdilik oyun - gerçek arası ama çok şükür gittikçe gerçeğe daha da yakın.


Biraz da şu nedenle yazdım; çocuk namaza nasıl yaklaştırılır diye düşünen varsa benim gibi; bizdeki durum budur. Size de faydası olursa ne mutlu...

...Fotoğraf Akçakocadayken babasından seccadeyi kapan minik pıtır..

14 Aralık 2009 Pazartesi

dedim ona

dedim ona,

- annecim, yasaklar çiğnenmek içindir; gel şu güzel bereyle ver bi poz anneciğine!

hayır yapmadı. babasına rağmen bir fotoğrafı olsun istemedi.

değilmi ki dışı ben içi babası :))

dedim ona ,

- kuzum sen ne ara büyüdün?

çapkın çapkın güldü.

- sakın bir yere ayrılma, dedim fotoğraf makinamı almaya koşarken.

bekledi beni, daha bir yayvan gülümseyerek.

izin verdi fotoğrafı çekmeme, babasına rağmen!

değilmi ki dışı babası, içi ben :))


dedim ona,

-acele et kuzum, bitir bir an evvel balığını, yoksa bu yamyam kız seni bile yiyecek!

dinledi beni, elini çabuk tuttu ama kaçıramadı sona kalan parçaları canavardan.

dedim ona,

- annecim sen ye de peyniri, ister çörekotlu ister naneli. nasıl yersen ye, yeterki yeee!

kısa bir süre dinledi beni, ama döndü yine eskiye..

değilmi ki kafa çalışıyor makine gibi, dinler mi seni beni...



dedim O'na

- Ne yaptım bunca güzelliği haketmek için???

cevap vermedi, ya da cevabı duymaya gücüm yetmedi...

08 Aralık 2009 Salı

kısacık tatil

Hasta mıyım, hasta mı olucam? şeklinde geçirdiğim bir kaç günün ardından olayın psikolojik temeline inmeye karar verdim. Gerçekten güçsüz müyüm, yoksa sürekli canımın istemediği şeyleri yapıyor olmam mı gücümü kesiyor, bunu anlamalıydım.

Dün sabah kalktım ve ingilizce kitapları masadan kaldırdım, elime başka bir kitap da almayacağıma kendi kendime söz verdim. Bay çıtırı okula yollayıp, bayan pıtır eşliğinde güzel bir kahvaltı yaptım. Ne yemeli değil, canım ne istiyor diye düşündüm.

İnternette okumak istediğim ama vakit ayıramadığım yazıları okudum, pembe ve gri karışımı alabildiğine kalın bir iple, hiçbir işe yaramayacak saçma bir kutu ördüm.

Akşam yemeğinin peşinden Can'ımla komik bir film seyrettim...

Yani amaçsız, anlamsız, dingin bir gün geçirdim. Ama şu an kendimi dinlenmiş ve daha iyi hissediyorum.

İlginç bir şey daha; uzun zamandır içimde bir şeyin sürekli koştuğunu hissediyorum ve asla ona yetişemiyorum. Sadece bir iş yapmak zaman kaybı gibi geliyor bana, hani mutlaka elim ayağım ayrı ayrı çalışmazsa kaybedeceğim, geç kalcağım, ve hatta sanki dünyanın sonu gelecek.. Beni gerçekte yoran da sanırım bu his. Ben de mi tuhaflık var yoksa siz de böyle hissediyor musunuz?

Yukarıdaki bu güzel fotoğrafta bile eksiklik var, hem orada öylece uzanmak isterdim hem de eğer bu şekilde zaman kaybetmeye hakkım yokmuş gibi geliyor??

Valla bence iki ihtimal var; ya işlemciyi yükseltmeliyim ve daha hızlı olmalıyım. Hani şu çift çekirdek falan durumlarına girmeli yani; nerde yapılır bilen varsa tabi:))

ya da ... ayy bilmiyorum başka ne yapılır :))


yukarıdaki fotoğrafı buradan aldım.

07 Aralık 2009 Pazartesi

İskender Pala / Mevlana,

Deryaya dalacak yürek yok bende ama belki avucuma dolanlarla yüzümü yıkarım da arınırım diye dolaşıyorum mesneviye yakın sahillerde. Hikaye haline bürünmüş dersler, bekliyorlar kitap kapağının altında birer birer. Hangisi yakalasa elimi, çekiveriyor usulca içeri.Yavaş adımlarla girip, boynum bükük dinledim anlattıklarını, başımdan aşağı akarken ışık seli, açtım ellerimi bekledim gözlerim kapalı. Parmaklarımın uçlarında çiy tanesi gibi kalanları ise yazmak istedim sizlere. Ben alamadım belki siz alırsınız diye...

Ne tükenmez hazinesin sen ey dil ve ne devasız dert!..

Üç şeyin gizli olması gerek der bilgeler; paran, yolun ve düşünceler... Bu üçünün çoktur düşmanı. Gizlersen eğer ne soranı bulunur, ne arayanı....

Dünya bil tuzak; istek'de tuzaktaki yem.

Acısı gözle görünen beslenmeyi istemiyorum senden. Çünkü ağız tadı (gönül huzuru ) isteyen, düşkün olmaz cihana!

Ölümden korkup kaçıyorsan eğer, kendi çirkinliğindir seni korkutan...

04 Aralık 2009 Cuma

olmuyoooor

valla olmuyor!

fotoğrafsız yazı olmuyor..

Ya babamız fotoğraf yasağını kaldıracak ya da ben her yazımı 'necefli maşrapa' eşliğinde yazacağım.

Koskoca TRT yapmış bunu, yıllarcaa kazımış beynimize, ben yapmışım çok mu? Ha çıtırla pıtırın fotoğrafı ha maşrapa, ne farkeder..

Her biri de antika değil mi :))


( ey ingilizce Allahından bulasın, aklı başında insana bile neler yaptırırsın. Millet ingilizce öğrendikçe rüyalarında konuşmaya başlar, ben öğrenemedikçe saçmalar...nasıl olacaksa)